Uzun zamandır bu konuda bir yazı kaleme almak istiyordum. Ancak yeterli donelere sahip olmadan yazmayı doğru bulmadım. Şimdi ise artık susmanın değil, konuşmanın zamanı.

Yıllardır aynı filmi izliyoruz. Her şey masum bir cümleyle başlıyor:
“Üyelerimiz için varım.”

Sonrası malum…
Bal tutan parmağını yalar anlayışıyla devam eden bir yolculuk.

Sendikalar ve odalar farklı mı diye sorarsanız; vallahi de değil, billahi de değil. Genel merkezlerde de tablo aynı, şubelerde de. Burada vereceğim örneklerde isim kullanmayacağım. Ama emin olun, o kişiler de, onları tanıyanlar da kimden bahsettiğimi çok iyi anlayacak.

Hikâye genelde şöyle ilerliyor:
Önce “Aday olmak benim demokratik hakkım” deniyor.
Ardından “Ben daha iyisini yaparım” söylemi geliyor.
Yıllar geçtikçe bu söz yerini “Ben olmazsam bu kurum ayakta duramaz” kibirine bırakıyor.

Ve final…
“Yaptığım, harcadığım her kuruş bana helaldir.”

Sonra ne oluyor?
Başkanlık elden gidince, sendikanın ya da odanın neredeyse demirbaşlarına kadar götürme cüretiyle film kapanıyor.

Bu bir istisna mı?
Hayır.
Bu bir sistem sorunu.

En gıcık olduğum cümlelerden biri de şudur:
“Ben odadan tek kuruş maaş almıyorum.”

Peki almıyorsan, bunu neden özellikle söylüyorsun?
Bir de sormak lazım: Maaş olmasa, gerçekten aday olur muydun?

Sendikalarda tablo daha mı farklı?
Kesinlikle hayır.

Bir maaş var, evet. Ama bir de görünmeyenler var:
Temsil, ağırlama adı altında yeme–içme, gezme masrafları…
Araçlar…
Şoförler…

Faturayı koydun mu, gerisi hikâye.
Bir bakmışsınız, bir ayda 150 bin liralık cağ kebabı faturası.
Bir bakmışsınız, “mahalli lokanta”dan tahmin bile edemeyeceğiniz tutarlar.

Genel merkezlerde durum böyle olunca, şubelerin faturalarına da kimse ses çıkarmıyor.

Şimdi soruyorum:
Hangi oda ya da sendika başkanı, kendi cebinden genel merkezine ya da konfederasyon başkanına bir hediye almış?
Yok.

Profesyonel oldun mu, değme keyfine.

Bu yüzden diyorum ki:
Sendika ve oda başkanları her yıl mal varlıklarını üyelerine açıklamalı.
Haksız mal edinimi var mı, yok mu ortaya konmalı.
Şeffaflık dediğimiz şey tam olarak budur.

Tarlalar mı alındı, villalar mı yapıldı, herkes bilmeli.

Kocaeli bu anlamda şanslı bir şehir.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, sendika, oda ve sivil toplum kuruluşlarının üyelerine yönelik pek çok organizasyona öncülük ediyor.
Üyelerden toplanan paralar bir kenarda dururken, belediye halisane biçimde bu organizasyonlara ev sahipliği yapıyor.

Ama sorun sadece başkanlarda ve yönetim kurullarında mı?
Hayır.

Asıl sorun, üyelerin aidatlarının nereye gittiğini sorgulamaması.

Demokratik süreçlerde delege ve üye seçimleri masa başında şekillenirken, buna kimsenin ses çıkarmaması daha da vahim.
Ses çıkaranlar mı?
Onlar “deli” ilan ediliyor.
Hak veriliyor ama destek olunmuyor.

İnanın, bazı oda ve sendika başkanları hakkında gelen iddiaları duydukça, 32 yıllık gazetecilik hayatımda “Daha neler duyacağım?” diye düşünmeden edemiyorum.

Bazıları siyaseti örnek gösteriyor.
Ama emin olun, sendikalar ve odalarda tablo çok daha vahim.

Bugün 250 bin – 350 bin TL maaşların, sınırsız imkânların olduğu yeni bir “gözde meslek” var:
Sendika ve oda başkanlığı.

Bir kere seçildin mi, 20–25 yıl saltanat sürebiliyorsun.

Bence bu konuda da açık bir düzenleme şart:
Üç dönem kuralı gelmeli.
Üç dönem sonra otomatik olarak aday olunamamalı.

Ve şimdi bu yazıyı okuyan sevgili başkan…
Evet, anlattığım sensin.

Not: İstisnalar kaideyi bozmaz. İstisna olanları tenzih ediyorum.