“Nerede o eski bayramlar?” diye sormuyorum artık. Çünkü cevap tek bir yerde değil.
Bir kısmı mezarlıkta…
Bir kısmı da boş cüzdanların içinde kayboldu.

Eskiden bayram sabahı insanı uyandıran şey neşeydi. Şimdi ise ağırlık. Gözünü açıyorsun ama kalkmak istemiyorsun. Çünkü biliyorsun: O eski sesler yok… ve artık o eski imkânlar da yok. Bir yanda yokluk, bir yanda yoksulluk. İkisi birleşince bayram dediğin şey, insanın içine çöken bir sızıya dönüşüyor.

Anası mezarda olanın bayramı mı olur?
Sabah kalktığında mutfaktan gelen o tanıdık ses yoksa… sofraya oturduğunda eksiklik ilk lokmada boğazına düğümleniyorsa… bayram dediğin şey sadece bir hatıradan ibaret kalır.
Babası mezarda olanın bayramı mı olur?
Kapıdan içeri girerken o güven veren bakış yoksa, “gel evladım” diyen bir ses artık sadece zihninde yankılanıyorsa… bayram, insanın içine çöken sessizliktir.
Kardeşi, evladı toprağın altındaysa zaten mesele bitmiştir.

Orada bayram konuşulmaz… orada insan sadece susar.
Ama şimdi bu eksikliğin yanına başka bir şey daha eklendi. Geçim derdi. Bir emekli düşün…
Bir ömür çalışmış. Bayram geldiğinde eskiden torunlarını sevindirmenin heyecanını yaşardı. Şimdi kapı çalınacak diye seviniyor ama aynı anda içi daralıyor. Çünkü hesap yapıyor. Kaç torununa harçlık verebilecek?

Cüzdanını açıyor… bakıyor… kapatıyor.
Birine verse diğerine yetmeyecek. Hepsine verse kendine kalmayacak. Sevinç olması gereken o an, insanın içine çöken bir mahcubiyete dönüşüyor.
Bu da bir eksiklik. Ve bu eksiklik, mezar kadar sessiz, mezar kadar ağır. Bir baba düşün…

Çocuğu bayramlık istiyor. Çok şey değil. Bir ayakkabı. Bir kıyafet. Ama baba vitrine bakamıyor bile. Fiyat etiketleri, insanın gözünü değil, gururunu yakıyor artık.
Kaç aile evladına bayramlık alabildi bu yıl? Kaçı “şimdi değil” dedi? Kaçı çocuğunun gözündeki o kısa süreli suskunluğu fark edip hiçbir şey olmamış gibi davrandı? İşte bayram tam burada kırılıyor. Çünkü bayram sadece kaybettiklerimizle değil… veremediklerimizle de eksiliyor artık.

Eskiden bir sandalye boş kalırdı, insanın içi yanardı.
Şimdi o sandalyeye biri oturuyor… ama önündeki tabak eksik. Eskiden yokluk mezarlıktaydı.
Şimdi evin içinde. Bir yanda toprağa verdiklerin… Diğer yanda yetiremediklerin. İnsan hangisine yansın?

Bayram dediğin şey, insanın içinin genişlemesiydi. Şimdi iç daralması. Eskiden “gel” denirdi, şimdi “idare et” deniyor. Eskiden çocuklar sabahın köründe heyecanla uyanırdı, şimdi bazıları istemeyi bile öğrenmeden büyüyor.
Ve en acı gerçek şu:
Bir insan sevdiklerini kaybetti diye bayramı eksik yaşayabilir… bu kaderdir.
Ama yaşayan insanlar geçim derdi yüzünden bayramı yaşayamaz hale geliyorsa… bu sadece kader değildir. Bu, insanın içine dokunan başka bir yaradır.

O yüzden artık soru değişti:
Nerede o eski bayramlar?” değil…
“Biz bayramı ne zaman hem kalbimizle hem cebimizle kaybettik?”

Çünkü bugün bayram… Hem mezar başında eksik, Hem evin içinde yarım,
Hem de insanın cebinde sessiz. Ve insan ilk defa şunu hissediyor:

Bayram geliyor da kime geliyor?